top of page

UKA AYLIK / NİSAN BÜLTEN: Anonim Şirketlerde Haklı Sebeple Fesih Davası ve Haklı Sebep Kavramının Çoğunluğun Gücünün Kötüye Kullanılması Ekseninde Değerlendirilmesi

  • 2 saat önce
  • 26 dakikada okunur

I. Giriş

 

Şirketler hukukunun temel taşlarından biri olan çoğunluk ilkesi, şirket kararlarının hızlı ve etkin bir şekilde alınmasını sağlasa da, bu gücün kontrolsüz kullanımı azınlık pay sahiplerinin haklarının sistematik olarak ihlal edilmesine yol açabilmektedir. Bu dengesizliği gidermek ve azınlık pay sahiplerine nihai bir koruma kalkanı sunmak amacıyla, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK”) 531. maddesiyle, “Anonim Şirketin Haklı Sebeple Feshi Davası” hukuk sistemimize ilk kez dâhil edilmiştir. Mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu döneminde bu davanın kanuni bir dayanağının bulunmaması, doktrinde ve Yargıtay nezdinde bilinçli bir kanun boşluğu olarak değerlendirilmekte ve şirketlerin bu yolla sona erdirilmesine geçit verilmemekteydi. Ancak modern ticaret ve şirketler hukukunun ihtiyaçları doğrultusunda, anonim şirketin temel ilkelerinden ödün vermeden azınlığın meşru menfaatlerini koruma amacı, bu tartışmaları sona erdirmiş ve fesih davasını yasal bir zemine oturtmuştur.

 

TTK’nın 531. maddesi uyarınca, sermayenin en az onda birini (halka açık şirketlerde yirmide birini) temsil eden pay sahipleri, haklı sebeplerin varlığı halinde şirketin feshini mahkemeden talep edebilme hakkına kavuşmuştur. Bu düzenleme ile kanun koyucu, dürüstlük kuralı ve kişiliğin korunması ilkelerini şirketler hukuku disiplinine entegre etmiştir. Temelini sürekli borç ilişkilerinden alan “haklı sebep” kavramı ise bir ortağın, kendisi için artık çekilmez ve sürdürülemez hale gelmiş bir hukuki ilişki içinde kalmaya zorlanamamasını ifade etmekte olup kanun metninde haklı sebeplerin neler olduğu somut olarak tanımlanmamış, bu kavramın içinin doldurulması tamamen doktrin ve yargı kararlarının takdirine bırakılmıştır. Dolayısıyla, saf bir sermaye şirketi olarak tasarlanan anonim şirketlerde, hangi somut olayların veya yönetimsel hataların “haklı sebep” teşkil edeceği hususu, hükmün uygulanabilirliği açısından önem taşımaktadır.

 

Öte yandan kanun koyucu, şirketin iktisadi varlığını ve toplumsal menfaatini de gözeterek hâkime geniş bir takdir yetkisi tanımıştır. Hâkim, her somut olayın özelliğine göre fesih kararı vermek yerine, davacı pay sahibinin paylarının gerçek değeri üzerinden satın alınarak ortaklıktan çıkarılmasına veya duruma uygun düşen başka bir çözüm yoluna da hükmedebilmektedir. Bu yaklaşım, feshin bir “son çare” (ultima ratio) olarak kalmasını sağlarken, ortağın şirketle olan bağının koparılması yoluyla uyuşmazlığın adil bir şekilde sonlandırılmasına olanak tanır. Bu çalışma kapsamında; öncelikle genel bir perspektifle şirketler hukukunda haklı sebep kavramı ele alınacak, ardından anonim şirketin haklı nedenle feshinin Türk hukukundaki ve karşılaştırmalı hukuktaki gelişimi üzerinde durulacaktır. Müteakiben, söz konusu davanın hukuki niteliği ve kendine özgü usuli özellikleri incelenerek özellikle çoğunluk gücünün kötüye kullanılması ekseninde uygulamada haklı sebep teşkil edebilecek somut durumlar irdelenecektir. Çalışmanın son bölümünde ise, bu ihlallerin ortaklık ilişkisini çekilmez hale getirmesi durumu ile mahkemenin TTK’nın 531. maddesi uyarınca sahip olduğu takdir yetkisi, dürüstlük kuralı ve menfaatler dengesi ışığında değerlendirilecektir.

 

1.1. Şirketler Hukukunda Haklı Sebep Kavramı

 

Haklı neden kavramı, süreklilik arz eden borç ilişkilerinde ilişkinin devam ettirilmesinin dürüstlük kuralı gereğince taraflardan beklenemeyeceği hallerde bu ilişkinin genellikle sona ermesinin ve bazı hallerde değiştirilmesinin yolunu açan, bunu sağlamak için ilgili yenilik doğuran hakların kullanımını adil kılan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.[1] Haklı neden kavramı, süreklilik arz eden borç ilişkilerinde dürüstlük kuralı uyarınca taraflardan ilişkinin devamının beklenemeyeceği hallerde, bu hukuki bağı genellikle sona erdiren veya somut durumun gerekliliklerine göre tadil edilmesini sağlayan, yenilik doğuran hakların kullanımını adil kılan bir olgudur. Kanun koyucu tarafından bilinçli bir tercih neticesinde tanımlanmayan bu kavram, doktrinde ağırlıklı olarak iki temel dayanak üzerinden açıklanmaktadır; bunlardan ilki Türk Medeni Kanunu’nun (“TMK”) 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı, diğeri ise TMK 23. maddesinde yer alan kişilik haklarının korunması ilkesidir.

 

Dürüstlük kuralı ekseninde incelendiğinde, hiç kimsenin kendisi için “çekilmez” hale gelen bir hukuki ilişkiyi sürdürmeye zorlanamayacağı kabul edilmektedir. Başka bir anlatımla, hukuki ilişkinin kuruluşu aşamasındaki mevcut koşulların, taraflar arasındaki dengeyi ilişkinin devamını imkânsız kılacak derecede bozması halinde; haklı nedenle fesih, kişiye bu ilişkiyi ileriye etkili olarak sona erdirme yetkisi tanıyan koruyucu bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle sürekli borç ilişkilerinin doğası gereği taraflar arasında tesis edilen güven ilişkisinin zedelendiği hallerde, bu kurumun uygulama alanı bulduğu ve kanun koyucunun güven unsurunun yoğun olduğu yapılarda bu hakkı daha öncelikli kıldığı söylenebilir.

 

Haklı nedenle fesih hakkının kişilik haklarının korunması ilkesine dayanan diğer boyutu ise, hukuki ilişkilerin süreklilik niteliğinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Bu görüşe göre, bir kişinin ucu açık veya uzun süreli bir borç ilişkisine taraf olması, onun bu ilişki karşısında ebediyen mahkûm edilmesi sonucunu doğurmamalıdır. Kişinin özgürlüğünün ve kişisel haklarının korunması adına, sürdürülebilirliği kalmayan bir bağdan kurtulabilmesi, haklı nedenle feshin sürekli borç ilişkileri bakımından genel bir sona erme sebebi olarak kabul edilmesini zorunlu kılmaktadır.

 

Haklı neden kavramı şirketler hukuku ekseninde incelendiğinde, doktrinde yukarıda temas edilen objektif iyi niyet kuralı temel alınarak; “hukuki ilişkinin sürdürülmesini taraflar için çekilmez hale getiren ve yenilik doğuran bir bildirim veya dava yoluyla bu ilişkiyi sona erdirme ya da tadil etme yetkisinin kullanılmasını adil gösteren her türlü olgu”[2] şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, anonim şirketlerin saf birer sermaye yapısı olmalarının ötesinde, pay sahipleri arasında asgari düzeyde de olsa bir iş birliği ve sadakat zemini bulunması gerektiğine de işaret eder.

 

Söz konusu tanımın odağındaki “çekilmezlik” kriteri, anonim şirket bünyesinde ekonomik bir başarısızlık ile birlikte azınlık pay sahiplerinin mülkiyet haklarının korunamaz raddeye gelmesini, yönetimsel organların kilitlenmesini veya çoğunluğun tahakkümünün katlanılamaz bir boyuta ulaşmasını da kapsamaktadır. Dolayısıyla, şirketler hukukunda haklı sebep, statik bir liste olmaktan ziyade, ortaklık sözleşmesinin temelindeki güven zemininin çökmesiyle ortaya çıkan ve somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından takdir edilen dinamik bir hukuk kurumu niteliğindedir.


Haklı sebep kavramının tespiti ve somutlaştırılması sürecinde “kusur” unsuru, hâkimin gerçekleştireceği menfaatler dengesi testinde belirleyici bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira haklı sebebe kendi kusuru ile sebebiyet veren tarafın korunmaya değer menfaati, dürüstlük kuralı çerçevesinde daha sınırlı bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Hukukun genel bir ilkesi olan “hiç kimsenin kendi kusuruna dayanarak hak iddia edemeyeceği” (nemo auditur propriam turpitudinem allegans) kuralı uyarınca; haklı nedeni bizzat kendi kusurlu eylemleriyle yaratan bir ortağın, yine bu nedene dayanarak fesih talep etmesi dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecektir. Ancak bu durum, davacı azınlığın her türlü kusurunun dava hakkını ortadan kaldıracağı şeklinde yorumlanmamaktadır. Önemli olan husus, tarafların ortak kusurlarının tartılması olup eğer davacı azınlığın bir kusuru bulunmakla birlikte, davalı çoğunluğun eylemleri haklı sebebin oluşumunda daha baskın veya asli bir nitelik taşıyorsa, davanın reddi adalet duygusunu zedeleyecektir. Nitekim, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2012/9510 E., 2014/2041 K. sayılı ve 06.02.2014 tarihli kararında;

 

“Haklı nedenlerle fesih davasının açılabilmesi için, haklı nedenlerin ortaya çıkmasında davacı ortağın kendi eylem ve işlemlerinin katkısının bulunmaması, diğer bir anlatımla feshe dayanak gösterilen haklı nedenlerin diğer ortaklardan kaynaklandığının kanıtlanması gerekir. Hiç kimsenin kendi eylem ve işlemlerine dayanarak kendisi lehine sonuç çıkaramayacağı ilkesi de bunu gerektirmektedir.

Somut uyuşmazlıkta ise davalı-karşı davacı vekilince asıl davada, ortakların münferit imza yetkisi bulunsa da parasal işlerde yetkinin davacıya bırakıldığı, müvekkilinin şirketin veya davacının itibarını zedeleyici hiçbir davranışının bulunmadığı, kusurlu taraf davacı olduğundan asıl davanın reddinin gerektiği savunulduğu halde, mahkemece feshe dayanak gösterilen haklı nedenlerin hangi somut olaylardan kaynaklandığı karar yerinde belirtilmediği gibi, bu nedenlerin ortaya çıkmasında hangi ortağın kusurlu bulunduğu da incelenmemiştir.

O halde mahkemece, tarafların bu konuda sunduğu tüm delillerin incelenip değerlendirilmesi suretiyle, davalı şirketin işlemez hale gelmesinde gerçekte hangi ortağın kusurlu olduğunun tespit edilmesi, kusurlu taraf davacı ise asıl davanın reddine karar verilmesi gerekirken, bu konuda hiçbir inceleme yapılmadan, sadece tarafların ortaklık ilişkisini sürdürmelerinin mümkün olmadığı gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, asıl davada verilen kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.”

 

hükmü kurularak kusur analizi yapılması bir zorunluluk olarak görülmüştür. Yüksek Mahkeme, şirketin işlemez hale gelmesinde hangi tarafın kusurlu olduğunun tespit edilmeden, sadece ilişkinin sürdürülemez olduğu gerekçesiyle verilen fesih kararlarını bozduğundan davacı azınlığın ağır kusuru bulunmadığı veya karşı tarafın kusurunun kendi kusurundan daha ağır olduğu hallerde, fesih talebinin hakkın kötüye kullanılması yasağına takılmayacağı kabul edilmelidir. Özetle, haklı sebeple fesih davasında kusur, davanın dinlenmesi için mutlak bir şart olmasa da, mahkemenin şirketin feshine veya alternatif bir çözüme hükmederken kullanacağı takdir kriterlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

 

Haklı nedenin varlığından söz edebilmek için, yaşanan ihlallerin davacı azınlık bakımından ortaklık ilişkisini “çekilmez” hale getirmesi şarttır. Bir vakıanın çekilmezlik boyutuna ulaşmasının, genellikle o vakıanın süreklilik arz etmesine bağlı olduğu kabul edilmektedir. Örneğin, bilgi alma hakkının engellenmesi veya kâr payı dağıtılmaması gibi ihlallerin fesih nedeni sayılabilmesi için, bunların münferit birer olay olmaktan çıkıp sistematik bir yıldırma politikasına dönüşmüş olması gerekir.[3] Feshin son çare olma niteliği gereği, ancak diğer hukuki yollarla telafisi mümkün olmayan ve zaman içine yayılarak süreklilik kazanan ağır ihlaller haklı sebep olarak kabul edilmektedir.

 

1.2. Türk Hukukunda ve Karşılaştırmalı Hukukta Anonim Şirketin Haklı Nedenle Feshi

 

Ortaklıklar hukuku yönünden köklü bir değişim yaratan TTK’nın 531. maddesi;

 

2. Özel hâller

b) Haklı sebeplerle fesih

Madde 531- (1) Haklı sebeplerin varlığında, sermayenin en az onda birini ve halka açık şirketlerde yirmide birini temsil eden payların sahipleri, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden şirketin feshine karar verilmesini isteyebilirler. Mahkeme, fesih yerine, davacı pay sahiplerine, paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenip davacı pay sahiplerinin şirketten çıkarılmalarına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme karar verebilir.”

 

şeklinde olup işbu hükümle anonim şirketlerin haklı sebeple feshi, açıkça hüküm altına alınarak hukuk sistemimize dahil edilmiştir. Söz konusu hükmün gerekçesinde de vurgulandığı üzere, mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (“eTTK”) döneminde mevzuatta yer almayan bu kurum, o dönemde doktrin ve Yargıtay nezdinde tartışmalara konu olmuştur. Eski kanun döneminde anonim şirketin haklı sebeple feshinin mümkün olup olmadığına dair birbirine zıt görüşler ileri sürülmüşse de modern ticaret hukukunun ihtiyaçları ve azınlık haklarının korunması düşüncesi ağır basmıştır. Netice itibarıyla, anonim şirketlerin saf sermaye şirketi yapısına rağmen, pay sahiplerinin korunmaya değer meşru menfaatlerinin gözetilmesi amacıyla bu kurumun hukukumuzda yer almasının gerekliliği çoğunluk tarafından kabul görmüştür. Karşılaştırmalı hukukta, özellikle İsviçre Borçlar Kanunu’nun (“İBK”) 736/4. maddesi ile olan paralellik dikkate alındığında, Türk hukukundaki bu gelişmenin anonim şirketlerin kurumsal yönetim ilkeleri ve pay sahiplerinin mülkiyet haklarının korunması bakımından uluslararası standartlarla uyumlu bir adım olduğu söylemek mümkündür. Zira, İBK’nın söz konusu hükmünde de sermayenin en az yüzde onunu temsil eden pay sahiplerinin, önemli sebeple şirketin feshini dava edebileceği düzenlenmiş ve aynı mevzuatın 736/2. maddesinde, önemli sebeple fesih davasında mahkemenin, fesih yerine taraflar için makul başka bir uygun çözüme hükmedebileceği hususuna yer verilmiştir.

 

II. Anonim Şirketin Haklı Nedenle Feshi Davasının Hukuki Niteliği

 

2.1. Davanın Hukuki Niteliği

 

Anonim şirketin haklı nedenle feshi davasının hukuki niteliği, mahkemenin yargılama sonucunda tesis edeceği hükmün türüne göre belirlenmektedir. Öncelikle şüphesiz ki hâkimin anonim şirketin feshine karar vermesi bozucu inşaî bir hüküm niteliğindedir, mahkeme kararı ile anonim şirket feshedilmekte yani mevcut hukuki durum ortadan kaldırılmaktadır.[4] Zira söz konusu karar, mevcut hukuki durumu yani ortaklık ilişkisini ortadan kaldırarak şirketin sona erme sürecini başlatmaktadır. Öte yandan, hâkimin fesih yerine alternatif bir çözüme karar vermesi durumunda da hükmün inşaî karakteri değişmemektedir. Bu tür kararlarda mahkeme, normal şartlarda genel kurulun veya yönetim kurulunun yetki alanına giren konularda doğrudan yeni bir hukuki durum tesis etmektedir. Doktrinde, bu hükümlerin de inşaî nitelik taşıdıkları, bu noktada mahkeme kararının etkisinin kendiliğinden doğacağı, bir eda hükmü gibi ayrıca hükmün icrası sürecinin bulunmadığı ifade edilmektedir.[5]

 

Bu kararların en belirgin özelliği, eda hükümlerinden farklı olarak ayrıca bir icra sürecine ihtiyaç duymaksızın, kesinleşme ile birlikte hukuki sonuçlarını kendiliğinden doğurmalarıdır. Dolayısıyla davanın amacı, var olan bir alacağın tahsili veya bir durumun tespiti olmayıp mevcut hukuki statünün mahkeme eliyle değiştirilmesi, dönüştürülmesi veya tamamen sona erdirilmesidir.

 

2.2. Davacı Sıfatı

 

Anonim şirketin haklı nedenle feshi davasında davacı sıfatı, mülkiyet hakkından kaynaklanan bireysel bir hak olmayıp doğrudan kanunun öngördüğü belirli bir sermaye gücüne sahip olma şartına bağlanmış bir azlık hakkıdır. TTK’nın 531. maddesi uyarınca bu davayı ikame etme yetkisi, halka kapalı anonim şirketlerde sermayenin en az onda birini (%10), halka açık şirketlerde ise yirmide birini (%5) temsil eden pay sahiplerine tanınmıştır. Bireysel olarak bu nisaba ulaşamayan pay sahipleri, ancak diğer ortaklarla bir araya gelerek gerekli yasal oranı tamamlamak suretiyle dava açabilmektedir. Doktrinde sıklıkla vurgulandığı üzere; özellikle halka açık şirketlerdeki yüksek nisaplar, bu davanın şirket yönetimine etkin şekilde katılan azınlığın korunmasına hizmet ettiğini, yönetim üzerinde etkisi olmayan ve sadece yatırımcı profili çizen küçük pay sahiplerinin bu yolu suiistimal etmesinin önüne geçildiğini göstermektedir.[6]

 

Usul hukuku perspektifinden bakıldığında, kanunda aranan bu sermaye oranları birer özel dava şartı niteliği taşımakta olup bu şartın sadece dava açıldığı esnada mevcut olması yeterli olmamakla birlikte yargılama süreci boyunca muhafaza edilmesi de zorunludur. Nitekim, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2019/2709 E., 2021/995 K. sayılı ve 09.02.2021 tarihli kararında;

 

“TTK'nın 531. maddesi uyarınca haklı nedene dayalı olarak anonim şirketin feshi davası açılabilmesi için davayı açan pay sahibinin şirket sermayesinin en az %10 payına sahip olması gerektiği, tüm dosya kapsamı ve davacı vekilinin beyanına göre davacının şirketteki payının %10'un altında olduğunun anlaşıldığı, her ne kadar dava açıldıktan 4 gün sonra alınan sermaye arttırımı kararı ile davacının payının %10'un altına düştüğü anlaşılsa da davacının bu genel kurul kararının iptali için herhangi bir dava açmadığı, TTK'nın 531. maddesinde ifade edilen ve haklı nedene dayalı olarak fesih davası açılabilmesi için en az %10 paya sahip olma koşulunun dava şartı olduğu…” 

 

hükmü kurulmuş olup yargılama devam ederken pay devri veya sermaye artırımı gibi nedenlerle davacı pay sahibinin oranının yasal eşiğin altına düşmesi, davanın usulden reddi sonucunu doğuracaktır. Mahkeme, söz konusu azlık oranının varlığını yargılamanın her aşamasında re’sen incelemekle yükümlü olup bu sıkı şekli şartlar, bir yandan azınlığın mülkiyet hakkını güvence altına alırken, diğer yandan şirketin iktisadi varlığını koruma amacı gütmektedir.

 

2.3. Davalı Sıfatı, Görevli ve Yetkili Mahkeme

 

Bu davada davanın konusu doğrudan ortaklık ilişkisinin sona erdirilmesi veya şirket bünyesinde yapısal bir değişikliğe gidilmesi olduğundan, davalı sıfatı tartışmasız bir biçimde anonim şirket tüzel kişiliğine aittir. Dava dilekçesinde şirket tüzel kişiliği yerine yalnızca diğer pay sahiplerinin davalı olarak gösterilmesi durumunda, husumet yokluğu nedeniyle davanın reddi veya şartları oluşmuşsa iradi taraf değişikliği kurumuna başvurulması gündeme gelecektir.

 

Davalı sıfatının tespitini zorlaştıran temel unsur, TTK’nın 531. maddesi uyarınca hâkimin taleple bağlı kalmaksızın geniş bir takdir yetkisine sahip olmasıdır. Mahkemenin fesih yerine payların satın alınması, kâr payı dağıtımı veya bölünme gibi alternatif çözümlere hükmetme olasılığı, netice-i talebin yükümlüsünün değişkenlik gösterebileceği izlenimini yaratsa da bu hükümlerin tamamı doğrudan şirket tüzel kişiliği üzerinde hukuki sonuç doğurmaktadır. Bu nedenle, diğer pay sahiplerinin davalı olarak değil, davanın sonucunda hukuki yararı bulunan kişiler olarak davalı şirket yanında fer’i müdahil sıfatıyla yer almaları gerekmektedir. Nitekim yönetim kurulunun özen borcu ve dürüstlük kuralı çerçevesinde, mahkemenin bir ara karar ile diğer pay sahiplerini uyuşmazlıktan haberdar etmesi, hakkaniyete uygun bir yargılama için de önem arz edecektir.

 

Anonim şirketin haklı nedenle feshi davası, doğrudan Türk Ticaret Kanunu’nun 531. maddesinde düzenlenmiş olması hasebiyle, TTK m. 4/1 uyarınca herhangi bir değer veya miktar şartına tabi olmaksızın mutlak ticari dava niteliğindedir. Bu hukuki nitelemenin sonucu olarak uyuşmazlığın çözümünde görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemeleridir. Ticari yargılama usulünün geçerli olduğu bu davada, mahkemenin görevi kamu düzenine ilişkin bir husus olup yargılamanın her aşamasında re'sen dikkate alınması gereken bir dava şartıdır. Yetki kuralı bakımından ise TTK m. 531, 6100 sayılı Kanunun 6. maddesindeki genel yetki kuralında olduğu gibi davanın açıldığı tarihte şirket merkezinin bulunduğu yer mahkemesini yetkili kılmıştır. Doktrindeki baskın görüş, madde metninde bu kurala ayrıca ve açıkça yer verilmesini kanun koyucunun bir “kesin yetki” kuralı ihdas etme iradesi olarak yorumlamaktadır.[7] Bu kabulün bir gereği olarak tarafların bir yetki sözleşmesi ile veya şirket esas sözleşmesine konulacak bir hükümle başka bir yer mahkemesini yetkili kılmaları mümkün olmadığından şirket merkezinin bulunduğu yerdeki ticaret mahkemesinin yetkisi münhasır bir nitelik taşımakta ve bu durum ilgili mahkemece doğrudan gözetilmektedir.

 

2.4. Üçüncü Kişilerin Menfaati ve Fer’i Müdahale Sorunu

 

Bununla birlikte, anonim şirketin haklı nedenle feshi davası, doğurduğu hukuki sonuçlar itibarıyla sadece davanın taraflarını değil şirket işçileri, alacaklılar ve diğer menfaat sahiplerini de yakından ilgilendiren bir nitelik arz eder. Bu noktada, söz konusu üçüncü kişilerin davacı azınlığın veya davalı şirketin yanında fer’i müdahil sıfatıyla yer alıp alamayacağı hususu, menfaatler dengesinin tesisi bakımından önem taşımaktadır. Zira davanın sonunda verilecek olan inşaî hüküm, şirketin tüzel kişiliğini sona erdirme potansiyeli taşıdığından, bu durum üçüncü kişilerin hukuki statülerini doğrudan etkileyebilecektir.

 

Bir üçüncü kişinin davaya fer’i müdahil olarak kabul edilebilmesi için, davanın sonucundan sadece ekonomik olarak değil, hukuki bir yarar çerçevesinde etkilenmesi şart olarak aranmaktadır. Doktrinde, davanın sonucuna bağlı olarak taraflardan biriyle olan sözleşme ilişkisi doğrudan sona erecek olan kişilerin hukuki yararının mevcut olduğu kabul edilmekte olup bu bağlamda, şirketin feshine karar verilmesi halinde iş sözleşmeleri kendiliğinden sona erecek olan ve buna bağlı olarak yeni hak ve borçları doğacak olan şirket işçilerinin, davaya fer’i müdahil olarak katılmalarının mümkün olduğu savunulmaktadır.[8] İşçilerin bu konumu, feshin getireceği sosyal ve hukuki sonuçların yargılama sürecinde göz önünde bulundurulması gerekliliğine dayanır. Buna karşın, şirket alacaklıları bakımından durum daha farklı bir perspektifle ele alınmaktadır. Alacaklıların şirket ile olan hukuki bağı doğrudan fesih kararıyla değil, ancak tasfiye sürecinin sonunda alacağın tahsil edilmesiyle nihayete erer. Bu sebeple, alacaklıların fesihten etkilenme durumunun hukuki bir yarardan ziyade ekonomik bir beklenti niteliğinde olduğu değerlendirildiğinden alacaklıların ekonomik menfaatlerinin hukuki menfaatlerine ağır basması gerekçesiyle, yargılama sürecine müdahil olarak katılmaları genel kabul gören bir yaklaşım değildir.

 

2.5. Haklı Sebeple Fesih Davasında Zamansal Sınır

 

Türk Ticaret Kanunu 531. maddesinde, anonim şirketin haklı nedenle feshi davasının ikamesi için herhangi bir süre sınırlaması öngörülmemiştir. Söz konusu dava, anonim şirket genel kurul kararlarının iptali davası gibi belirli bir hak düşürücü süreye veya alacak davaları gibi bir zamanaşımına bağlanmamıştır. Bu durum, haklı sebep olgusunun doğası gereği her an ortaya çıkabilecek yeni vakıalara veya zamana yayılan sistematik ihlallere dayanabilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla azınlık pay sahipleri, ortaklık ilişkisini çekilmez kılan haklı nedenler varlığını koruduğu sürece bu yasal yola başvurma hakkına sahiptir.

 

Buna karşın, dava açma hakkının zamansal olarak mutlak bir serbesti içinde olduğu düşünülmemelidir. Davacının bu hakkını kullanırken TMK’nın 2. maddesi uyarınca hakkın kötüye kullanılması yasağına ve dürüstlük kuralına uygun hareket etme yükümlülüğü bulunduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu doğrultuda, gerçekleşen ihlallerin veya içinde bulunulan olumsuz durumun üzerinden makul olmayan, çok uzun bir süre geçtikten sonra fesih talebinde bulunulması dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edebilecektir.

 

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, mülga 6762 sayılı Kanun döneminde kurulan anonim şirketlerde bu hakkın kullanılıp kullanılamayacağı meselesi bir tartışma konusu haline gelmiş; kanun koyucu, azınlığa tanınan bu fesih hakkının içeriğini taraf iradelerinden bağımsız olarak, doğrudan kanunla düzenlemiştir. Bu niteliği gereği, 6103 sayılı Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulanma Şekli Hakkında Kanun’un 3. maddesi uyarınca; haklı nedenle fesih davası, kuruluş tarihi ne olursa olsun tüm anonim şirketler bakımından uygulama alanı bulmaktadır. Dolayısıyla, şirket mülga kanun döneminde kurulmuş olsa dahi, azınlık pay sahipleri mevcut kanun döneminde bu hakkı kullanma yetkisine sahiptir. Nitekim, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2014/17528 E., 20215/12310 K. sayılı ve 19.11.2015 tarihli kararı;

 

“Somut olayda davacı ile davalı ortaklardan özelikle ... arasında bir kısmı mahkumiyetle sonuçlanmış çok sayıda adli olayın yaşandığı, bu bağlamda davacıya karşı fiziksel şiddet boyutuna varan eyleminde mahkeme kararı ile sabit olması karşısında kabulün aksine davalı şirketin feshi için haklı nedenin oluştuğunun kabulü zorunludur. (…). 6102 sayılı Kanun'un Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında 6103 sayılı yasanın 3. maddesine göre TTK'nın yürürlüğe girmesinden önceki olaylara da uygulanır. Bu durumda mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda davalı şirketin feshi için haklı nedenin oluştuğu ilke olarak kabul edilmek…”

 

şeklinde hüküm kurulmuştur. Son olarak, haklı nedene dayanak gösterilen vakıaların gerçekleşme zamanı da önem arz etmektedir. Her ne kadar TTK’nın 531. maddesi tüm şirketlere uygulansa da, davanın temelini oluşturan olayların kural olarak yeni kanunun yürürlük tarihinden sonra vuku bulması veya eski dönemde başlayıp yeni dönemde süreklilik arz ederek “çekilmezlik” boyutuna ulaşması gerekir. Bu yaklaşım, hukuki güvenlik ve geriye yürümezlik ilkesinin bir gereği olup, hâkimin somut olayı değerlendirirken göz önünde bulunduracağı bir kıstastır.

 

2.6. Hâkimin Takdir Yetkisi

 

Anonim şirketin haklı nedenle feshi davasında hâkim, uyuşmazlığın çözümünde sadece kanun hükmünü tatbik eden bir makam değil, aynı zamanda şirket bünyesindeki menfaatler dengesini yeniden kuran bir karar verici konumundadır. Sistematik kâr payı dağıtılmaması, bilgi alma hakkının engellenmesi veya azınlığın genel kurul süreçlerinden dışlanması gibi doğrudan pay sahipliği haklarını zedeleyen ihlaller, kural olarak anonim şirketin feshi talebinin maddi temelini oluşturur. Bununla birlikte, şirket tüzel kişiliğinin menfaatleriyle çelişen yönetim hataları, çoğunluk pay sahiplerinin nüfuzlarını kendi lehlerine kullanarak şirketi zarara uğratmaları ve üçüncü kişilerin haklarının haleldar edilmesi de bu dava çerçevesinde denetlenen unsurlardır. Hâkim, önüne gelen somut vakada bu ihlallerin varlığını ve ulaştığı boyutu tespit ederken oldukça geniş bir değerlendirme alanına sahiptir.

 

Azınlığın fesih talebi, mevcut hak ihlalleri karşısında hukuken yerinde bir talep olarak değerlendirilse de bir sermaye ortaklığının tasfiyesi, taraflarla birlikte makroekonomik ölçekte pek çok paydaşı etkileyen bir sonuç doğurmaktadır. Şirketin sona ermesi, istihdamın kaybı, alacaklıların teminatlarının zayıflaması ve ekonomik bir değerin yok olması anlamına geldiği için fesih, hukuk düzeninde arzulanan ilk çözüm yolu değildir.[9] Bu bağlamda hâkimin takdir yetkisi, “feshin son çare olması” (ultima ratio) ilkesiyle sınırlandırılmıştır. Mahkeme, azınlık pay sahibinin korunması gerekliliği ile şirketin iktisadi varlığını sürdürmesindeki toplumsal ve hukuki menfaat arasında objektif bir denge kurmakla yükümlüdür. Bu denge arayışının tezahürü ise TTK’nın 531/2 hükmünde yer alan alternatif çözüm yetkisidir. Kanun koyucu, hâkime haklı sebebin varlığını tespit etse dahi, şirketin feshine hükmetmek yerine duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme karar verme imkânı tanımıştır. Bu yetki kapsamında mahkeme, davacı ortağın paylarının gerçek değeri üzerinden satın alınarak şirketten çıkarılmasına, şirketin bölünmesine veya kâr payı dağıtımı gibi spesifik bir yapısal değişikliğe hükmedebilir. Buradaki temel ölçüt, seçilen çözüm yolunun hem davacının mağduriyetini etkin şekilde gidermesi hem de şirketin devamlılığını ve mali yapısını telafi edilemez bir riske atmamasıdır. Nitekim, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2018/1177 E., 2019/3046 K. sayılı ve 16.04.2019 tarihli kararında;

 

“asıl olanın şirketin devamlılığı olduğu, davalı şirketin aktif taşınmaz mal varlıklarının bulunması, dava açıldıktan sonra dahi olsa kâr eder hale gelmesi, …, şirketin Organize Sanayi Bölgesinde bulunan fabrikasını faal hale getirme konusundaki girişimleri dikkate alındığında, davalı şirketin feshinden önce davacı pay sahiplerine paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenip şirketten çıkarılmalarına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir bir çözüme karar verilmesi gerekirken,…”

hükmü kurulmuş olup Yüksek Mahkeme’nin bu kararı, anonim şirketler hukukuna hâkim olan şirketin devamlılığı ve feshin son çare olması ilkelerinin yansıması niteliğindedir.

 

Yukarıda da belirtildiği üzere, anonim şirketin haklı nedenle feshi kurumunda “haklı neden” olgusu, azınlık pay sahibinden ortaklık ilişkisini sürdürmesinin dürüstlük kuralı uyarınca artık beklenemeyeceği ve menfaatler dengesi gözetildiğinde feshin kaçınılmaz hale geldiği durumları ifade etmektedir. Kanun koyucunun haklı nedeni tanımlamayarak bir hüküm içi boşluk bırakması, her somut olayın kendi dinamikleri içinde değerlendirilmesini zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda mahkeme, şirketin kapalı veya halka açık olması, ortak sayısı, çalışan kadrosu, ekonomik konjonktür ve şirketin şahıs unsuru taşıyıp taşımadığı gibi kriterleri analiz ederek yaşanan ihlallerin azınlık için çekilmezlik teşkil edip etmediğini saptayacaktır. Bu değerlendirme süreci, doğrudan hâkimin geniş takdir yetkisi alanında yer almaktadır. Bununla birlikte, mahkemenin takdir yetkisi mutlak ve sınırsız bir serbesti anlamına gelmemektedir. Hâkim, her ne kadar geniş bir değerlendirme yetkisine sahip olsa da hukukun genel ilkeleri, emredici düzenlemeler ve anonim şirketler hukuku ile bağlıdır. Bu süreçte temel amaç, tarafların sübjektif şikâyetlerinden ziyade, objektif bir hakkaniyet denetimi yaparak dürüstlük kuralına uygun bir neticeye ulaşmaktır. Dolayısıyla hâkim, takdir yetkisini kullanırken davacı azınlığın menfaati ile birlikte şirketin bir iktisadi değer olarak korunması gerekliliğini de hukuki denetimin merkezine yerleştirmelidir.

 

III. Haklı Sebep Kavramı Ekseninde Çoğunluğun Gücünü Kötüye Kullanması

 

Anonim ortaklıklar hukukuna kural olarak çoğunluk ilkesi hâkimdir. Ancak bu ilke, çoğunluk pay sahiplerine şirketi sınırsız ve keyfi bir şekilde yönetme yetkisi tanımamaktadır. Kanun koyucu, çoğunluğun bu gücü kendi şahsi menfaatleri doğrultusunda suiistimal etmesini engellemek amacıyla eşit işlem ilkesi, ağırlaştırılmış karar yeter sayıları ve pay sahiplerine tanınan iptal davası gibi çeşitli koruma mekanizmaları ihdas etmiştir. Bu emredici düzenlemelere rağmen uygulamada çoğunluğun bu mekanizmaları işlevsiz kılarak şirketi kendi özel işletmesi gibi yönettiği ve azınlığı karar alma süreçlerinden tamamen dışladığı durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.

 

Çoğunluk gücünün dürüstlük kuralına aykırı şekilde kötüye kullanıldığı hallerde, pay sahipleri kural olarak genel kurul kararlarının iptali veya yönetim kurulunun hukuki sorumluluğuna başvurabilirler. Ancak bazı durumlarda bu hukuki yollar, azınlığın uğradığı sistematik hak ihlallerini gidermekte yetersiz kalmaktadır. Bu noktada, TTK’nın 531. maddesi uyarınca açılan haklı sebeple fesih davası, çoğunluğun tahakkümüne karşı devreye girmektedir. Özellikle çoğunluğun gücünü kullanarak şirket kaynaklarını haksız yere kendine aktarması, azınlığı yıldırma politikası gütmesi veya şirketi bir çıkmaza sürüklemesi, feshin maddi temelini oluşturan tipik suiistimal örnekleridir.

 

Bu çerçevede anonim şirketin haklı nedenle feshi davası, teknik bir sona erme mekanizması olmanın ötesinde; çoğunluk ilkesinin, azınlığın mülkiyet hakkını zedeleyen bir baskı aracına dönüşmesini engellemektedir. Sermayenin en az onda birini (halka açık ortaklıklarda yirmide birini) temsil eden azlık pay sahipleri, maruz kaldıkları güç suiistimalinin ortaklık ilişkisini kendileri açısından çekilmez kıldığını ispat ederek yargısal müdahale talep edebilme yetkisini haizdir. Netice itibariyle bu dava, çoğunluğun yönetim erkini dürüstlük kuralı ve hakkaniyet sınırları dâhilinde kullanmasını zorunlu kılan, kurumsal yönetim ilkeleriyle uyumlu bir denetim mekanizması işlevi görmektedir.

 

Çoğunluğun gücünü kötüye kullanmasının anonim şirketin haklı sebeple feshinde haklı sebep olarak kabul edilmesi ilk olarak kötüye kullanımın karar alınarak veya fiili olarak gerçekleşmiş olması şartına bağlıdır. Henüz gerçekleşmemiş yalnızca ileride gerçekleşmesi beklenen durumlara ilişkin varsayımlar haklı sebep olarak kabul edilemez.[10] Çoğunluk gücünün suiistimaline dayalı vakıaların, dava ikame edildiği sırada halen güncelliğini koruyup korumadığı hususu, haklı sebebin tespiti bakımından mahkemece değerlendirilmekte olup doktrinde ağırlık kazanan görüş uyarınca; azınlığın, maruz kaldığı ihlallere karşı dürüstlük kuralı ve hukukun genel ilkeleri çerçevesinde makul bir süre zarfında dava açması gerekmektedir. İhlal teşkil eden olayların üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen sessiz kalınması, şirket nezdinde bu hakkın kullanılmayacağına dair meşru bir güven oluşturabileceği gibi, daha sonra açılan davanın çelişkili davranma yasağı kapsamında değerlendirilmesine yol açabilir. Bazı durumlarda bu denli uzun süreli bir eylemsizlik, dava hakkından zımni feragat olarak da nitelendirilebileceğinden hâkim, geçmişteki vakıaların davanın açıldığı an itibarıyla ortaklık ilişkisini halen çekilmez kılıp kılmadığını somut olayın özelliklerine göre tayin etmelidir. Öte yandan çoğunluk gücünün kötüye kullanımı, kural olarak hukuka aykırı genel kurul kararları veya fiili uygulamalarla tezahür etse de, haklı sebebin varlığı için mutlak bir hukuka aykırılık şartı aranmamaktadır. Bazı durumlarda alınan kararlar şeklen kanuna ve esas sözleşmeye uygun görünse dahi bu kararların sistematik bir biçimde azınlığın menfaatlerini zedelemesi, dürüstlük kuralını aşındırması veya pay sahiplerini koruyucu temel ilkeleri bertaraf etmesi haklı sebep teşkil edebilir. Örneğin, hukuka uygun görünen yönetimsel tasarrufların süreklilik arz edecek şekilde azınlığı iktisadi veya idari olarak dışlaması, ortağın şirkette kalmasının kendisinden beklenemeyeceği bir tablo yaratıyorsa, mahkemece haklı sebebin mevcudiyeti kabul edilmelidir. Dolayısıyla burada belirleyici olan kıstas, fiilin teknik anlamda hukuka uygunluğu değil, yarattığı sonucun dürüstlük kuralı ışığında katlanılamaz boyuta ulaşıp ulaşmadığıdır.[11]

 

Bununla birlikte, çoğunluk gücünün kötüye kullanılmasının bir fesih gerekçesi teşkil edebilmesi, bu suiistimalin münferit bir olay olmaktan çıkıp süreklilik arz eden bir karaktere bürünmesi şartına bağlıdır.[12] Azınlık pay sahipleri, çoğunluğun gücünü kötüye kullandığı istisnai veya tekil durumlarda, şartları oluşmuşsa ilgili kararın iptali ya da yönetim kurulunun sorumluluğu yoluna başvurabilirler. Ancak fesih gibi bir çözümün gündeme gelebilmesi için, çoğunluğun eylem ve işlemlerinin azınlığı şirketten dışlamaya yönelik sistematik bir boyuta ulaşması ve bu durumun azınlığın ortaklıkta kalma iradesini temelinden sarsması gerekmektedir. Dolayısıyla, haklı sebebin varlığından söz edebilmek için hak ihlallerinin yoğunluğu ve sürekliliği, azınlığın şirketin geleceğinden duyduğu menfaati ortadan kaldıracak düzeye varmış olması önem arz etmektedir.

 

Bu noktada üzerinde durulması gereken bir diğer husus, azınlığın daha önce başvurduğu hukuki yolların sonuçsuz kalması veya çoğunluğun bu kararları etkisiz kılmasıdır. Pay sahibi, maruz kaldığı hak ihlallerini önlemek adına iptal veya sorumluluk davaları açmış ve bu davaları kazanmış olsa dahi, çoğunluğun benzer hukuka aykırı tutumlarını ısrarla sürdürmesi, bu suiistimalden vazgeçilmeyeceğinin göstergesi olacaktır. Azınlık pay sahiplerinin, haklarını koruyabilmek için her seferinde yeni bir dava açmak zorunda bırakılması ve şirket yönetiminin ancak yargı kararlarıyla asgari hukuk dairesine çekilebilmesi, ortaklık ilişkisini çekilmez kılan tipik bir yıldırma vakıasıdır. Bu gibi durumlarda, mahkemece verilen iptal kararları kağıt üzerinde kalsa bile, çoğunluğun sergilediği bu ısrarlı tutum başlı başına bir haklı sebep olarak nitelendirilmelidir.[13]

 

Yukarıda detaylandırıldığı üzere, çoğunluk gücünün kötüye kullanılması, temelinde pay sahipliği haklarının sistematik olarak ihlal edilmesiyle vuku bulmaktadır. Doktrinde bu haklar, nitelikleri itibarıyla “iktisadi/mali haklar” ve “yönetimsel/denetimsel/kişisel haklar” şeklinde ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Pay sahibinin iktisadi menfaatlerini; başta kâr payı ve rüçhan hakları olmak üzere, tasfiye payı ve bedelsiz pay edinme gibi malvarlığına ilişkin kazanımlar oluşturur. Öte yandan, pay sahibinin genel kurula katılım, oy kullanma, bilgi alma, inceleme ve özel denetim isteme gibi hakları ise yönetimsel ve denetimsel süreçlerdeki varlığını simgeleyen vazgeçilmez haklarındandır. Söz konusu hakların her birinin münferiden incelenmesi kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiğinden, aşağıda bu haklar yalnızca “çoğunluk gücünün kötüye kullanılması” ekseninde ve fesih davası bağlamında ele alınacaktır.

 

3.1. Azınlığın İktisadi Menfaatlerinin İhlali

 

TTK’nın 507. maddesi uyarınca;

 

“Her pay sahibi, kanun ve esas sözleşme hükümlerine göre pay sahiplerine dağıtılması kararlaştırılmış net dönem kârına, payı oranında katılma hakkını haizdir. Şirketin sona ermesi hâlinde her pay sahibi, esas sözleşmede sona eren şirketin mal varlığının kullanılmasına ilişkin, başka bir hüküm bulunmadığı takdirde, tasfiye sonucunda kalan tutara payı oranında katılır.”

 

her pay sahibi, kanun ve esas sözleşme hükümleri çerçevesinde, dağıtılması kararlaştırılmış net dönem kârına payı oranında katılma hakkını haizdir. Kâr payı dağıtımına ilişkin karar alma yetkisi, TTK’nın 408/2-d uyarınca genel kurulun devredilemez yetkileri arasında sayılmıştır:

 

“(2) Çeşitli hükümlerde öngörülmüş bulunan devredilemez görevler ve yetkiler saklı kalmak üzere, genel kurula ait aşağıdaki görevler ve yetkiler devredilemez:”

 

Doktrinde kâr payı hakkı iki temel boyutta ele alınmaktadır: İlki, anonim ortaklığın temel varlık sebebi olan kâr elde etme ve bunu paydaşlara dağıtma amacıdır ki, bu yönüyle kâr payı, pay sahibinin rızasıyla dahi vazgeçemeyeceği temel bir haktır. Dolayısıyla, pay sahibinin bu hakkını tamamen ortadan kaldıran genel kurul kararları TTK’nın 447 uyarınca batıl sayılmaktadır.[14] Hakkın ikinci boyutu ise, 507. maddede ifade edilen ve doğrudan dağıtılabilir kâr kavramına atıf yapan, pay sahibinin net dönem kârından payı nispetinde yararlanma yetkisidir.

 

Bilindiği üzere, anonim ortaklıkların temel motivasyonu kazanç paylaşımı olduğundan, çoğunluk gücünün kötüye kullanılması en sık kâr payı hakkına müdahale şeklinde tezahür eder. Çoğunluk pay sahipleri, hâkimiyetlerini kullanarak genel kurulda kârın dağıtılmamasına veya elde edilen gelire oranla sembolik düzeyde dağıtım yapılmasına karar vererek azınlığı mali haklarından mahrum bırakabilir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/11-674 E., 2022/1291 K. sayılı ve 18.10.2022 tarihli kararı;

 

“...TTK'nın 408/2-d maddesi gereğince kâr payını dağıtma konusunda münhasır yetkili organ genel kuruldur. Ancak genel kurulun yıllık bilançoya göre belirlenen yıllık kâr dağıtımına ilişkin yetkinin sınırını, keyfilik ve hakkın kötüye kullanılması teşkil etmektedir. Bu nedenle pay sahibinin, anonim şirketin salt kâr gütme amacına dayanan mutlak nitelikteki bu hakkı, sadece keyfi olarak hiç dağıtılmaması halinde değil, aynı zamanda yeteri kadar dağıtılmamasında da ihlal edilmiş olur...  ”

 

şeklindedir. Görünüşte yedek akçe ayırma gibi meşru gerekçelere dayandırılan bu tür kararlar; eğer azınlığı yatırımlarından soğutmaya ve paylarını devretmeye zorlamaya yönelik bir politika halini almışsa, dürüstlük kuralının açık bir ihlalidir. İptal davalarının bu noktada yetersiz kalması, kâr dağıtmama yönündeki sistematik ısrarı, TTK’nın 531. maddesi kapsamında haklı sebep teşkil eder bir durum haline getirmektedir. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, her ne kadar daha önce ilgili genel kurul kararlarına karşı iptal davası açılması haklı nedenle fesih davası bakımından bir dava şartı olmasa da çoğunluğun uzun süredir devam eden ve ihlâl noktasında bir irade gösterdiğine ve pay sahibi açısından durumun çekilmezliğine delalet eden çok sayıda iptal davası açılmış bulunması hâkim tarafından fesih nedeninin haklılığı değerlendirilirken dikkate alınacaktır:

 

“belirli dönemlerde zarar etmesi nedeniyle öz kaynağının azalması kaygısıyla rekabet gücünü artırabilmek ve daha güçlü bir mali yapıya kavuşabilmek adına 2004-2013 yılları arasında kar edilen dönemlerde kârlarını dağıtmadığı, kaldı ki davacının bu hususta genel kurullara katılarak kâr dağıtmama kararına karşı iptal davası açma hakkı bulunduğu halde bu hakkını kullanmadığı, (…) haklı nedenle fesih şartları oluşmadığı (…)”[15]

 

Kâr payı ihlalinin hangi sürenin sonunda haklı sebep teşkil edeceği hususunda kanuni bir belirleme bulunmamakta olup bu noktanın tayini, somut olayın özelliklerine göre hâkimin takdirine bırakılmaktadır. Doktrindeki bir görüş, TTK m. 519/2-c hükmündeki ibare değişikliğinden hareketle, şirketin net dönem kârı elde ettiği her yıl pay sahiplerine en az %5 oranında kâr payı dağıtmasının kanuni bir zorunluluk olduğunu savunmaktadır.[16] Bu yaklaşım, m. 523 çerçevesinde yedek akçe ayrılmasının sıkı şartlara bağlanmasını da pay sahibinin mali haklarını korumaya yönelik bir irade olarak görmekte ve Yargıtay uygulamasıyla da desteklenmektedir:

 

““...Mahkemece mecburi temettü dışında kalan kısım için kar dağıtım kararı alınmayarak yedek akçeye ayrılmasının yasaya, ana sözleşmeye ve iyi niyet kurallarına aykırı olup olmadığı, kar dağıtımının şirket sermayesinin düşmesi sonucunu doğurup doğurmayacağı, kanunda öngörülen %5 kar payı dışında kalan kısmın ortaklığın devamlı gelişmesi ve düzenli kar payı dağıtılmasının temini bakımından uygun ve yararlı olup olmadığı ve kalan kısmın yedek akçeye ayrılmasının afaki iyi niyet kurallarına uygun olup olmadığının bilirkişi incelemesi yaptırılarak değerlendirilmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, genel kurul kararının yanlış yorumlanarak davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir...  ”[17]

 

Çoğunluk gücünün kötüye kullanılması, kâr payı dışında pay sahibinin rüçhan hakkı gibi diğer stratejik mali haklarının ihlali şeklinde de tezahür edebilir. TTK’nın 461. Maddesinde düzenlenen rüçhan hakkı, pay sahibine mevcut sermaye oranını koruma önceliği tanıyarak, ortaklık içindeki güç dengesinin tek taraflı olarak zayıflatılmasını engelleyen temel bir teminat niteliğindedir:

 

“(1) Her pay sahibi, yeni çıkarılan payları, mevcut paylarının sermayeye oranına göre, alma hakkını haizdir.

(2) Genel kurulun, sermayenin artırımına ilişkin kararı ile pay sahibinin rüçhan hakkı, ancak haklı sebepler bulunduğu takdirde ve en az esas sermayenin yüzde altmışının olumlu oyu ile sınırlandırılabilir veya kaldırılabilir.”

 

Kanun koyucu, bu hakkın sınırlandırılmasını yukarıda yer verilen 461/2 hükmü uyarınca ağırlaştırılmış bir karar nisabı (%60), somut bir haklı nedenin varlığı ve kimsenin haksız bir kayba uğratılmaması şartlarına bağlamıştır. Bu şartlara aykırı olarak rüçhan hakkının kısıtlanması veya tamamen ortadan kaldırılması durumunda, pay sahibinin genel kurul kararının iptali veya kayıtlı sermaye sisteminde yönetim kurulu kararının butlanı yoluna başvurma hakkı mahfuzdur.

 

Rüçhan hakkı ihlalinin bir "fesih gerekçesi" teşkil edebilmesi için aranan süreklilik unsuru, şirketlerin genellikle nadiren sermaye artırımı yapması nedeniyle uygulamada kâr payı ihlallerine kıyasla daha güç ispatlanmaktadır. Ancak bu durum, rüçhan hakkı ihlallerinin tek başına veya destekleyici bir vakıa olarak haklı sebep teşkil etmesine engel olmayacaktır. Özellikle kayıtlı sermaye sistemini benimseyen şirketlerde yönetim kurulunun sık aralıklarla sermaye artırımı kararı alması, “süreklilik” kriterinin oluşmasına zemin hazırlayabilir.

 

Daha da önemlisi, şirket menfaatleri gerçek anlamda bir sermaye ihtiyacı içerisinde olmadığı halde; sadece azınlık pay sahiplerini ekonomik olarak zor durumda bırakmak, onları yeni pay alma bedelini ödeyemeyecekleri bir sürece itmek veya pay oranlarının değerini düşürmek amacıyla yapılan sermaye artırımları, dürüstlük kuralına aykırı bir “güç suiistimali” niteliğindedir.[18] Bu tür vakıalarda çoğunluğun asıl amacı şirketi finanse etmek değil, azınlığı ortaklıktan tasfiye etmektir. Dolayısıyla, bu niyetle gerçekleştirilen sistematik ihlaller, ortaklık ilişkisini azınlık açısından çekilmez kılan bir haklı sebep olarak kabul edilmelidir.

 

Çoğunluk gücünün suiistimal edilebileceği bir diğer alan, pay sahibinin TTK’nın 507/1. maddesi uyarınca güvence altına alınan tasfiye payı hakkıdır. Şirketin sona ermesi halinde, esas sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça her pay sahibi, tasfiye bakiyesine payı oranında katılma hakkını haizdir. Doktrinde, tasfiye payı hakkının özü itibarıyla tamamen ortadan kaldırılamayacağı, ancak imtiyazlar veya malvarlığına ilişkin idari tasarruflar vasıtasıyla sınırlandırılabileceği kabul edilmektedir.[19] Çoğunluğun, tasfiye sürecini azınlığı malvarlığı kazanımdan mahrum bırakacak şekilde yönetmesi veya tasfiye değerini çeşitli yöntemlerle düşürmesi, mülkiyet hakkının özüne müdahale teşkil edecektir.

 

Son olarak, hazırlık devresi faizi, bedelsiz pay edinme ve şirket tesislerinden yararlanma gibi diğer mali hakların ihlali de çoğunluğun azınlık üzerindeki baskı araçları arasında yer alabilir. Bu ihlallerle, kâr payı veya rüçhan hakkı gibi ana mali unsurlara nazaran uygulamada daha az karşılaşılsa da, çoğunluğun azınlığı ekonomik olarak izole etme stratejisinin birer parçası olabilirler. Bu tür ikincil hak ihlalleri, genellikle tek başlarına fesih gerekçesi oluşturacak ağırlığa ulaşmasalar da, sistematik bir dışlama politikasının destekleyici unsurları olarak çekilmezlik olgusunun ispatında önemli rol oynarlar.

 

3.2. Azınlığın Kişisel Haklarının İhlali

 

Pay sahibinin ortaklık iradesine katılımını sağlayan en temel mekanizma, TTK m. 425 uyarınca genel kurula bizzat veya temsilci vasıtasıyla katılma hakkıdır. Bu hak, pay sahibinin toplantıda bulunması ile birlikte toplantıdan usulüne uygun şekilde haberdar edilmesini ve gündem üzerinde önceden tetkik yapabilmesini de kapsamaktadır. Bu bağlamda, kanunun öngördüğü çağrı usulleri ve gündemin ilanı gibi prosedürel gereklilikler, pay sahibinin yönetimsel haklarının asgari güvencesini oluşturmaktadır. Çoğunluk gücü, genellikle bu prosedürel kuralları kasten ihmal ederek veya şeklen yerine getirerek azınlığı karar alma süreçlerinin dışına itmeyi hedefler. Örneğin, ilan sürelerine uyulmaması veya çağrının azınlık pay sahibine ulaşmasını engelleyecek yöntemlerin seçilmesi, azınlığın iradesini genel kurula yansıtmasını fiilen imkânsız kılar. Azınlığın genel kurul iradesinden sistematik olarak tecrit edilmesi, ortaklığın temelini teşkil eden ortaklık amacı unsuruna ve birlikte yönetim ilkelerini zedeleyerek ortaklık ilişkisini azınlık yönünden çekilmez kılacaktır. Münferit iptal davalarının bu yapısal dışlanmayı bertaraf etmekte yetersiz kaldığı hallerde, ortaklık ilişkisini azınlık açısından çekilmez kılan ve TTK’nın 531. maddesi uyarınca feshin yolunu açan haklı sebep olarak kabul edilebilecektir.

 

Pay sahibinin genel kurulda düşüncelerini ifade etme ve müzakerelere katılma hakkı, vazgeçilmez bir hak niteliğinde olup ancak dürüstlük kuralı ve süre gibi nesnel nedenlerle sınırlandırılabilir. Çoğunluk gücü, azınlığın muhalefetini bastırmak veya eleştirilerini engellemek amacıyla bu hakkı hukuka aykırı şekilde kısıtlayarak karar alma süreçlerini tek taraflı hale getirebilir. Toplantı başkanının tekil kısıtlama kararları bir “genel kurul kararı” niteliğinde olmadığından doğrudan iptal davasına konu edilemeyecektir. Bu nedenle, konuşma hakkına yönelik sistematik engellemeler, pay sahibinin iradesini ortaklığa yansıtmasını imkansız kılıyorsa ve bir yıldırma politikasına dönüşmüşse, ortaklık ilişkisini çekilmez kılan bir haklı sebep teşkil eder. Bu ihlaller tek başına feshe yetmese dahi, çoğunluğun gücünü kötüye kullandığı diğer vakıalarla birlikte kümülatif bir haklı sebep olarak dikkate alınabilmektedir.[20]

 

Çoğunluk gücü, azınlığın oy hakkını hukuka aykırı şekilde sınırlandırarak veya belirli pay sahipleri lehine haksız imtiyazlar tesis ederek pay sahipliği iradesini sakatlayabilir. Bu kapsamda, oy hakkına yönelik müdahalelerin sistematik bir hal alması, pay sahibini her bir ihlal için ayrı bir hukuki yola başvurmaya zorlayarak ortaklık ilişkisini sürdürülemez kılabilir. Oy hakkının sürekli ihlali veya tekil ihlalin diğer hak gasplarıyla (kâr payı dağıtmama, bilgi vermeme vb.) birleşmesi, çoğunluğun gücünü kötüye kullandığının karinesi sayılarak TTK’nın 531. maddesi kapsamında haklı sebep teşkil edebilecektir.

 

TTK’nın 437. maddesi uyarınca pay sahibinin bilgi alma ve inceleme hakkı, ortaklık işleyişini denetlemesini ve malvarlıksal haklarını korumasını sağlayan vazgeçilmez bir yetkidir. Bu hak, anılan hükmün üçüncü fıkrasına göre ancak şirket sırlarının ifşası veya ortaklık menfaatlerinin tehlikeye girmesi gibi istisnai hallerde sınırlandırılabilir. Kanun koyucu,  aynı hükmün beşinci fıkrasına göre bu hakkın ihlali durumunda mahkemeye başvurma imkânı tanıyarak azınlığın bilgiye erişimini güvence altına almıştır:

 

“(5) Bilgi alma veya inceleme istemleri cevapsız bırakılan, haksız olarak reddedilen, ertelenen ve bu fıkra anlamında bilgi alamayan pay sahibi, reddi izleyen on gün içinde, diğer hâllerde de makul bir süre sonra şirketin merkezinin bulunduğu asliye ticaret mahkemesine başvurabilir. Başvuru basit yargılama usulüne göre incelenir. Mahkeme kararı, bilginin genel kurul dışında verilmesi talimatını ve bunun şeklini de içerebilir. Mahkeme kararı kesindir.”

 

Buna karşın çoğunluk, uygulamada mahkeme kararlarını dahi etkisiz kılarak veya bilgi vermeyi sürekli erteleyerek bu hakkı suiistimal edebilmektedir. Bilgi alma hakkının sistematik olarak cevapsız bırakılması veya dürüstlük ilkesine aykırı şekilde reddedilmesi, özellikle küçük ölçekli veya aile tipi anonim şirketlerde pay sahipleri arasındaki güven ilişkisini temelinden sarsmaktadır. Sonuç olarak, m. 437/5 uyarınca alınan yargı kararlarının dahi sonuçsuz kaldığı veya ihlalin süreklilik arz ettiği durumlarda, bilgi alma hakkının gasp edilmesi dürüstlük kuralına aykırı bir güç suiistimali niteliğinde olduğundan ve azınlığın ortaklıktaki varlığını anlamsız kıldığından, diğer hak ihlalleriyle de birleşerek TTK’nın 531. maddesi kapsamında ortaklık ilişkisini çekilmez hale getiren haklı sebep teşkil edebilecektir.

 

Pay sahibinin belirli olayları açıklığa kavuşturmak amacıyla başvurduğu özel denetim isteme hakkı TTK’nın 438. maddesinde düzenlenmiş olup bu hak, bilgi alma hakkını tamamlayan ikincil bir denetim aracı niteliğindedir. Özel denetim talebinin genel kurulda bir veya birkaç kez reddedilmiş olması, azınlığın yargı yoluna başvurma imkânı saklı olduğundan tek başına bir fesih gerekçesi teşkil etmeyecektir.[21] Ancak çoğunluğun, denetim taleplerini sistematik olarak reddederek veya atanan denetçinin faaliyetlerini fiilen engelleyerek şirketi denetimsiz bir yapıya sürüklemesi, şirket işleyişindeki karanlık noktaların aydınlatılmasının sürekli engellenmesi, azınlığın mülkiyet ve denetim haklarını işlevsiz kılacağından bu durum da diğer hak ihlalleriyle birlikte kümülatif bir değerlendirmeye tabi tutularak TTK’nın 531. maddesi kapsamında haklı sebep olarak kabul edilebilecektir.

 

IV. Sonuç

 

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 531. maddesiyle hukuk sistemimize dâhil edilen anonim şirketin haklı sebeple feshi davası, çoğunluk ilkesinin mutlak bir tahakküm aracına dönüşmesini engelleyen bir denetim mekanizması niteliğinde olup bu çalışma kapsamında incelendiği üzere, kanun koyucunun “haklı sebep” kavramını somut olarak tanımlamayarak bıraktığı hüküm içi boşluk, her uyuşmazlığın kendi dinamikleri içerisinde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu değerlendirme sürecinde temel ölçüt, dürüstlük kuralı uyarınca ortaklık ilişkisinin azınlık pay sahibi için artık “çekilmez” ve “sürdürülemez” bir hâl almış olmasıdır. Çoğunluk ilkesi şirket kararlarında hızı ve etkinliği sağlasa da bu gücün azınlığı sistematik olarak dışlamak, kâr payından mahrum bırakmak veya denetim yollarını tıkamak amacıyla kullanılması dürüstlük kuralının açık bir ihlali niteliğindedir. Bu kapsamda fesih davası, çoğunluk gücünün azınlık pay sahiplerinin mülkiyet ve kişilik haklarını ihlal eden bir baskı aracına dönüşmesini engelleyen yargısal bir güvence niteliğindedir.

 

Doktrinde, haklı sebebin tespiti noktasında, yaşanan ihlallerin münferit birer olay olmaktan çıkıp süreklilik arz eden bir karakter kazanması ve sistematik bir yıldırma politikasına dönüşmesinin esas olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu bağlamda, özellikle kâr dağıtmama, bilgi alma hakkının engellenmesi, rüçhan haklarının haksız yere kısıtlanması ve azınlığın genel kurul iradesinden tecrit edilmesi gibi vakıalar, tek başlarına doğrudan fesih sonucu doğurmasalar dahi kümülatif bir etki yaratarak ortaklık ilişkisini temelinden sarsabilmektedir. Feshin son çare olma niteliği gereği, ancak diğer hukuki yollarla telafisi mümkün olmayan ve zaman içine yayılarak süreklilik kazanan bu ağır ihlaller haklı sebep olarak kabul edilmektedir. Öte yandan, feshin “son çare” olma niteliği gereği mahkeme, haklı sebebin varlığını tespit etse dahi anonim şirketin iktisadi varlığını ve istihdam gibi makroekonomik paydaşlarını gözetmekle yükümlüdür. Bu denge arayışının bir tezahürü olarak hâkim, doğrudan fesih kararı vermek yerine, azınlığın paylarının gerçek değer üzerinden satın alınarak ortaklıktan çıkarılmasına veya duruma uygun düşen diğer alternatif çözüm yollarına hükmederek menfaatler dengesini adil bir şekilde kurabilmektedir.

 

Son olarak, bu davanın bir hak arama aracı olarak kötüye kullanılmasını engellemek adına kusur analizi önem taşımaktadır. Hiç kimsenin kendi kusurlu eylemlerine dayanarak hak iddia edemeyeceği ilkesi uyarınca, feshe dayanak gösterilen haklı nedenlerin davacı azınlığın eylemlerinden kaynaklanmaması veya davalı çoğunluğun kusurunun çok daha ağır basması şarttır. Netice itibarıyla anonim şirketin haklı sebeple feshi kurumu, sermaye şirketlerinin kurumsal yapısını korurken pay sahipleri arasındaki güven zeminini dürüstlük ve hakkaniyet kuralları çerçevesinde yeniden kurmaktadır. Bu mekanizma, çoğunluğun yönetim yetkisini yalnızca sayısal üstünlüğe değil, hukuki ve ahlaki bir meşruiyete dayandırması gerektiğini hatırlatan, modern şirketler hukukunun vazgeçilmez bir denetim yolu niteliğindedir.


[1] Ersin Çamoğlu, Kollektif Ortaklığın Haklı Sebeple Feshi ve Ortaklığın Haklı Sebeple Çıkarılması, İstanbul,

Vedat Kitapçılık, 2008, s.22.

[2] Çamoğlu, Haklı Sebeple Çıkarma, s.23.

[3] Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2005/10060 E., 2006/13738 K. sayılı ve 21.12.2006 tarihli kararı

[4] Hasan Pulaşlı, Şirketler Hukuku Genel Esaslar, 6.Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2020, s.658.

[5] İlbasmış Hızlısoy, Anonim Şirketin Haklı Sebeple Feshi, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s.193

[6] Şahin, Ayşe, Anonim Ortaklığın Haklı Sebeple Feshi, İstanbul, Vedat Kitapçılık, 2013, s.117.

[7] Şahin, Haklı Sebeple Fesih, s.304.

[8] Şahin, Haklı Sebeple Fesih, s.296 vd.

[9] İmregün, Oğuz,  Anonim Şirketlerde Pay Sahipleri Arasında Umumî Heyet Kararlarından Doğan Menfaat İhtilafları ve Bunları Telif Çareleri, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1962., s.79-80.

[10] İlbasmış Hızlısoy, s. 99.

[11] İlbasmış Hızlısoy, s. 93.

[12] İlbasmış Hızlısoy, s. 95.

[13] İlbasmış Hızlısoy, s. 96.

[14] İlbasmış Hızlısoy, s. 101.

[15] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2015/14221 E., 2017/3922 K. sayılı ve  20.06.2017 tarihli kararı

[16] İlbasmış Hızlısoy, s. 104.

[17] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2014/9365 E., 2014/16936 K. sayılı ve  05.11.2014 tarihli kararı

[18] Erdem, Nuri. Anonim Ortaklığın Haklı Sebeple Feshi, Güncelleştirilmiş ve Genişletilmiş 2. Bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2019, s. 125.

[19] İlbasmış Hızlısoy, s. 124.

[20] İlbasmış Hızlısoy, s. 137.

[21] İlbasmış Hızlısoy, s. 146.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page